28 Kasım 2025 Cuma
Kanser! Kanser kelimesi ne kadar soğuk değil mi?
Doktor, size kanser teşhisi koyduğunda ilk düşünceniz ne olurdu?
O ana kadar yaşadığınız hayat film şeridi gibi gözünüzün önünden geçer miydi?
Aklınıza ilk gelen kelime “ölüm” mü?
Hayatımızda kanserden daha etkileyici, yaşam kalitesini elimizden alan birçok hastalık mevcuttur. Ama yine de kanser kelimesini ilk duyduğumuzda aklımıza gelen ilk şey “acaba ne kadar vaktim kaldı” oluyor. Bunun ilk sebebi kanser hastalığının yaygınlığı, ilerleme hızı ve bedenimizin farklı organlarının kanserli hücreye maruz kalma ihtimalidir. Genellikle kanser teşhisi koyulduktan sonra ilk olarak hastalığın türünü araştırmaya başlar ve sonrasında “bize” ne olacağını farklı kaynaklardan öğrenmeye çalışırız. İster istemez odak noktamız değişir ve artık çevremizde bu hastalığı geçirmiş insanlarla iletişim kurmaya çalışırız. Onların deneyimlerinden etkilenir ve kendi sürecimizin de aynı olup olmayacağına dair kaygı duyarız. Kaygımız giderek artabilir ve dünyaya, kendimize ve geleceğe yönelik olumsuz inançlar geliştirebiliriz. Bu inançlar arasında kendimize dair suçlamalarda bulunabilir, nerde hata yaptığımızı düşünmeye başlarız. Yaşadığımız olayları düşünmeye başlar ve neden bu hastalığa yakalandığımızın sebebini bulmaya çalışırız. Hemen aklımıza bizi üzen yaşantı deneyimleri, davranışlarımız ve yapmadıklarımız gelir. Ve sonrasında “Keşke” ler başlar. Pişmanlıklar, suçluluk duygumuzu daha da artırır. Dünyaya yönelik olumsuz inançlarımızda “adalet” kavramını sorgulamaya başlar ve öfkelenebiliriz. Bazen, “Ben hiçbir yerde yanlış yapmadım ki” deyip, “Neden, ben” diye sorgulamaya başlarız. Geleceğe yönelik umudumuz zedelenir ve neşemiz azalır. Yaptığımız planlar, koyduğumuz hedefler anlamını yitirebilir. Dünya, hayat ve insanlara dair “güven” duygumuz sarsılabilir. Sevdiğimiz insanları düşünmeye başlar ve “kaygımız” daha da yükselebilir. Ve bu olumsuz duyguların hepsi sadece bir “kanser” kelimesi ile gelir. Eğer genetik yatkınlık yoksa kansere yakalanmamak için yapılması gerekenler; stresten uzak durmak, sağlıklı beslenmek, aktif gündelik hayat ve uygun çevresel koşullardır. Stresten uzak durmak mümkün müdür? Çevresel koşulları değiştiremeyiz ama profesyonel bir destek ile bu stresten etkilenme şiddetimizi değiştirebiliriz. Yaşantımız boyunca başımıza gelen olaylar neticesinde sorunlarımızı çözmeye yönelik davranışlarda bulunuruz. Ama “stres” gibi önemli bir faktörde beden ve ruh sağlığımız etkilenmeden önce uzman desteği almak belki de her şeyi değiştirebilir.
Kanser hastalığı sürecinde öncelikli olan tıbbi tedavidir. Hekimin yönlendirmesi ile tıbbi tedaviye geç kalınmadan başlanmalıdır. Ama tıbbi tedaviyi destekleyen aile desteği ve sosyal çevre desteği, profesyonel psikolojik destek, beslenme desteği ve fizyoterapi destekleri atlanmamalıdır. Bu süreç uzun ve yorucu olabilmektedir. Bu süreçte alanında uzman sağlık ekibinden destek almak sürecin daha rahat atlatılmasını destekler 
Ensonhaber’in haberine göre, ünlü oyuncu Serenay Sarıkaya, geçmişte kendisini özgüvensiz hissettiğini itiraf etti. Sarıkaya, yıllar önce verdiği röportajlarda kullandığı bazı ifadeleri yeniden okuduğunda, o dönemdeki kaygılarının ve korkularının, özgüvensizlikten kaynaklandığını fark ettiğini belirtti. Bu itiraf, hem magazin dünyasında hem de hayran kitlesi arasında büyük ilgi uyandırdı.
Sarıkaya, geçmişte medyanın ve toplumsal beklentilerin yarattığı baskı karşısında kendini yeterince değerli hissetmediğini söyledi. Özellikle sokakta görünüşü ile ilgili eleştirilerin ve sürekli olarak doğru, kusursuz olma beklentisinin özgüvenini olumsuz etkilediğini ifade etti. O dönemde verdiği bazı cevapların, örneğin alışveriş tercihlerinde “ya alırım ya almam” gibi net ifadeler kullanmasının, aslında bir tür savunma mekanizması olduğunu açıkladı. Sarıkaya, şimdi geriye dönüp baktığında o yanıtların arkasında geçmiş kaygıların ve özgüvensizliğin yattığını görüyor.
Bugün ise Sarıkaya’nın duruşu tamamen değişmiş durumda. Kendisini artık daha özgüvenli, bağımsız ve rahat hissettiğini dile getirdi. Eskiden sürekli olarak başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırken, şimdi kendi huzuru ve mutluluğu öncelikli hale gelmiş. Bu değişim, onun yaşam tarzı ve alışkanlıklarında da kendini gösteriyor; beslenme ve günlük rutinlerinde sağlıklı seçimler yaparken, aynı zamanda kendini daha iyi tanıdığı bir dönemden geçtiğini belirtiyor.
Sarıkaya’nın bu samimi açıklaması, magazin dünyasının parlak ve kusursuz görünen yüzünün arkasındaki gerçekleri gözler önüne seriyor. Ünlü olmanın getirdiği baskı, medyanın yoğun ilgisi ve toplumsal beklentiler, bireylerin özgüvenini olumsuz etkileyebilir. Sarıkaya, bu durumu kabul ederek, hem kendisi hem de benzer kaygılar yaşayan kişiler için bir farkındalık yaratıyor. İnsanların, dış görünüşe odaklanmak yerine, içsel huzur ve kendini kabullenme üzerine yoğunlaşmasının önemini vurguluyor.
Bu itiraf, özellikle genç kadınlar ve toplumun görünüş baskısı altında kalan bireyleri etkileyebilir. Sarıkaya, medyanın ve sosyal çevrenin yarattığı baskılara rağmen, kendi yolunu bulmuş bir örnek olarak, özgüvenin zamanla geliştirilebileceğini gösteriyor. Geçmişte yaşadığı kaygılar ve korkular, onun bugünkü olgun ve kendine güvenen kişiliğine dönüşmesinde önemli bir rol oynamış.
Serenay Sarıkaya’nın hikayesi, yalnızca bir ünlünün magazin haberi değil; aynı zamanda bir “içsel yolculuk” ve “öz farkındalık” örneği. Geçmişteki özgüvensizlik, bugün kendini kabullenmiş ve güçlü bir birey olmasına vesile olmuş. Bu açıklama, bireylerin kendi duygularını anlamaları ve kendilerini olduğu gibi kabul etmeleri için ilham verici bir örnek teşkil ediyor.

Galatasaray yönetimi, yaklaşan ezeli Fenerbahçe derbisi öncesinde futbolculara özel bir motivasyon hamlesi yaptı. Kulüp, derbide alınacak galibiyetin önemine dikkat çekerek oyunculara toplamda 1 milyon Euro değerinde prim verileceğini açıkladı. Bu hamle, takım içinde moral ve motivasyonu artırmayı, derbiye hazırlığı en üst seviyeye taşımayı hedefliyor.
Yoğun lig ve Avrupa maç trafiği sonrası futbolculara bir gün izin verildi. Bu izin, hem dinlenme hem de mental hazırlık açısından kritik bir rol oynadı.
İzin sonrasında hazırlıklar, Kemerburgaz tesislerinde, normal antrenman temposu korunarak yapıldı. Teknik heyet, oyuncuların ritmini bozmadan, performanslarını artıracak özel çalışmalar planladı.
Prim kararı, takım içindeki rekabeti ve kazanma motivasyonunu artırmayı amaçlayan bir stratejik hamle olarak yorumlanıyor. Yönetim, derbi öncesi bu tür finansal teşviklerin, oyuncuların sahadaki performansına doğrudan olumlu yansımasını bekliyor.
Bu tür motivasyon primleri, sadece maddi bir ödül olmanın ötesinde, psikolojik olarak da oyuncular üzerinde baskı ve motivasyon unsuru yaratır.
Özellikle derbi gibi yüksek gerilimli maçlarda, prim ve moral desteği, takımın kazanma hırsını pekiştirir ve maç performansını artırabilir.
Galatasaray yönetimi, geçmiş sezonlarda benzer prim uygulamalarının takıma pozitif enerji kattığını gözlemleyerek, aynı stratejiyi tekrar devreye soktu.
Eğer takım derbiyi kazanırsa, primin etkisi, yönetim ile futbolcular arasında güven ve motivasyon bağını güçlendirecek.
Derbi kaybedilirse, prim kararı eleştirilse de, uzun vadede oyuncuların moralini yüksek tutma stratejisi olarak değerlendirilecektir.
Taraftarlar ve spor medyası, bu tür primlerin hem performans hem de takım ruhuna etkisini yakından takip ediyor.
Geçmiş derbi primleriyle karşılaştırıldığında, 1 milyon Euro’luk prim oldukça yüksek bir rakam. Önceki sezonlarda derbi öncesi primler genellikle 300–500 bin Euro seviyesinde kalıyordu. Bu durum, Galatasaray yönetiminin derbiye ne kadar önem verdiğini ve motivasyon stratejisini daha agresif biçimde uyguladığını gösteriyor.
Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun uluslararası baskılar ve ülkesindeki siyasi krizler nedeniyle devrilme ihtimali, son dönemde yeniden gündeme geldi. ABD merkezli Washington Post’un yayımladığı analizler, Maduro’nun olası bir devrilme durumunda adres olarak Türkiye’yi seçebileceğini öne sürdü. Bu iddia, hem uluslararası diplomasi hem de Türkiye’nin bölgesel politikaları açısından dikkat çekici bir tartışma başlattı.
Maduro, iktidarının sallantıda olduğu bir dönemde, görevi bırakmak ya da devrilmek durumunda kalırsa Türkiye’ye sığınma ihtimali masada.
Yazıda, Türkiye ile Venezuela arasındaki geçmişteki diplomatik yakınlık ve ekonomik ilişkiler, bu seçimin neden mantıklı olabileceğiyle açıklanıyor. Türkiye, hem Maduro’ya güvenli bir liman sağlayabilecek hem de uluslararası hukuka uygun bir çerçeve sunabilecek bir ülke olarak öne çıkıyor.
Senaryoya göre Türkiye, Maduro’ya geçici sığınma hakkı verebilir ve iade edilmeme garantisi sunabilir. Bu süreç, diplomatik düzenlemeler ve uluslararası hukuk açısından hassas bir şekilde ele alınacak.
Dış Politika ve Diplomasi: Türkiye’nin böyle bir adım atması, ABD ve diğer Batılı ülkelerle ilişkilerinde diplomatik gerilim yaratabilir. Maduro’nun Türkiye’ye gelmesi, hem Latin Amerika hem de küresel kamuoyunda dikkatle izlenecek bir gelişme olur.
Bölgesel Etkiler: Türkiye’nin Orta Doğu, Latin Amerika ve Batı ile dengeli ilişkilerini sürdürme çabası, böyle bir durumda sınanacak. Türkiye, bölgesel diplomasi stratejilerini dikkatle yönetmek zorunda kalacak.
İç Politika: Maduro’nun Türkiye’ye sığınması, ülke içinde farklı siyasi görüşlerde tartışmalara yol açabilir; bazı kesimler desteklerken, diğerleri eleştirebilir.
Uluslararası hukuk açısından, sığınma talebinde bulunan bir liderin korunması ve iade edilmeme garantisi karmaşık bir süreçtir. Türkiye’nin vereceği karar, hem iç hukuka hem de uluslararası anlaşmalara uygun olmalı.
Stratejik açıdan, Türkiye’nin böyle bir hamle ile küresel güçler arasındaki diplomatik dengeyi yönetmesi gerekecek. ABD ve diğer ülkelerin tepkileri, Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası politikalarında önemli bir parametre oluşturacak.
CHP’nin 2025 Kurultayı, sadece partinin iç politik gündemini değil, aynı zamanda Türkiye’nin dış politika duruşuna dair ipuçlarını da ortaya koydu. Özgür Özel’in kurultay konuşması, ülkenin hem Batı hem de Doğu ekseninde izlemesi gereken stratejik yol haritasını net bir şekilde ortaya koydu.
Özel, Türkiye’nin yalnızca Batı ile değil, Orta Doğu ve çevre ülkelerle de sağlıklı ve dengeli ilişkiler kurması gerektiğini vurguladı.
Orta Doğu’da laik ve seküler değerlerin güç kazandığını belirten Özel, Türkiye’nin bu değişimden ders çıkararak diplomatik ilişkilerini geliştirmesi gerektiğini dile getirdi.
“Dış politika sadece ittifaklar üzerinden değil, bölgesel ve küresel dengeleri gözeterek yürütülmelidir” diyerek, mevcut tek yönlü politikaların yetersizliğine dikkat çekti.
Özel’in konuşması, CHP’nin hem demokratik değerler hem de pragmatik diplomasi anlayışıyla dış politikada rol almak istediğinin bir işareti olarak yorumlandı.
Türkiye’nin dış politikası yıllardır Batı ile entegrasyon ve Doğu ile bölgesel uyum arasında dengelenmeye çalışıyor. Özel’in mesajı, CHP’nin bu dengeyi koruma ve güçlendirme yönünde bir perspektif sunduğunu gösteriyor.
Laiklik ve sekülerlik vurgusu, partinin hem iç politikada hem de dış ilişkilerde ideolojik değil, stratejik bir duruş sergileme niyetini ortaya koyuyor.
Bu yeni çizgi, özellikle kentli ve seküler seçmen tabanına hitap ederken, dış politikada çok yönlü bir Türkiye vizyonunun altını çiziyor.
Türkiye’nin Orta Doğu ile ilişkilerinde pragmatik, dengeli ve laik referanslı bir yaklaşım öne çıkabilir.
İç politikada laiklik–sekülerlik vurgusu, farklı seçmen grupları arasında tartışma yaratabilir.
CHP, hem Avrupa entegrasyonu hem bölgesel diplomasi hem de demokratik değerler ekseninde çok yönlü bir duruş sergileyebilir.
2026–2027 seçimleri yaklaşırken, bu yeni duruş parti politikalarının ve kampanyalarının şekillenmesinde önemli rol oynayabilir.